Baş olmak yerine…

Baş olmak yerine…

Mekân şartları gibi “zamanın şartları” da insanların, grupların ve toplumların, duygu ve düşünceleri üzerinde etkili olmaktadır. Hatta dinlerin bir takım uygulamaları üzerinde bile bu etki söz konusudur. İslam tarihinde zamanın şartlarından kaynaklı birçok fetvalara rastlamak mümkündür. Ekonomik buhranın olduğu bir dönemde hırsızlık yapana el kesme cezası uygulamamak gibi…

Bediüzzaman, “her zamanın bir hükmü var” diyerek zaman şartlarına dikkat çekmektedir. Misal olarak “Gaflet zamanında musibet şeklini değiştirmiş. Bazı zamanda ve bazı eşhasta belâ, belâ değil, belki bir lûtf-u İlâhîdir.” Eğer gaflet zamanı hükümferma ise o zamandaki şahıslara gelen bela, bela değil bir ikram-ı ilahidir. Zaman eğer ümmetin fesadı zamanı ise “bir sünneti işleyene yüz şehidin sevabı vardır.” Bu zamanda Risale-i Nurla Kur’an’a ve imana hizmet etmek de zamanın şartlarından kaynaklanmaktadır. Şeyh Said’in devrin idaresine kıyam edip, Bediüzzaman’ın ise “milletin irşada ihtiyacı var” diyerek siyasete ve kuvvete başvurmaması da yine zamanın şartlarını farklı okumaktan kaynaklı bir metod farklılığı olsa gerektir.

Görülüyor ki zamana göre, hükümler değişebiliyor. Bazı zaman bela lütuf, bazı zaman lütuf bir bela olabiliyor. Sevaplar artıp azalabiliyor. Önem sırası değişebiliyor. Hizmet metodu farklılaşabiliyor. Bundan dolayı zamanın “hükmü” iyi okunursa hareket ve uygulamalarda isabet edilecektir.

Risale-i Nur Külliyatında “zamana” vurgu yapan birçok bölümleri bulmak mümkündür. Zaten “Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslamiyeye en nâfi bir nur ve dalalet vadilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.” şeklinde ağabeylerin mahkeme müdafaalarında ifade edilmektedir.

Madem Risale-i Nur bu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç ve bütün insanlara bir rehberdir. O halde şu sualleri kendimize sormakta yarar vardır. Ne kadar Risale-i Nur’u hayatımıza rehber yapabildik? Yaralarımıza merhem olarak istimal edebildik mi? Dertlerimize derman olarak değerlendirebildik mi? Cehalet, zaruret, ihtilâf düşmanlarına karşı san’at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edebildik mi? Yoksa Risale-i Nur’u kutsayıp da anlamadık mı?

Bediüzzaman 1909 yılında yazdığı bir yazıda “Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslâmdır.” demektedir. Şam Emeviye Camiinde okuduğu hutbede “İttihad-ı İslam’ın tam zamanı gelmeye başlıyor, birbirinizin şahsi kusurlarına bakmamak gerektir.” diyerek ittifakın önündeki engelleri kaldırmaya davet ediyor. Zira şahsi kusurların ön plana çıkarılıp sıralandığı bir yerde kimse gelip sizinle ittifak etmek istemeyecektir.

Bu zamanın en büyük farz vazifesi olan ittihad-ı İslâm konusununda ne yapabildik? Neler yapmamız gerekir? İttifak nasıl olabilir? İhtilaf ve ittifak arasında nasıl bir bağ vardır? İhtilaf hep menfi midir?

Bu noktada bir hususa dikkat etmekte yarar vardır. İttifak yapalım diye yeni ihtilaflara sebep olmamak da gerektir. “Ümmetin ihtilafı rahmettir” hadisindeki müspet ihtilafa razı olmak gerekir, yoksa menfi ihtilaflar meydan alacaktır ve almaktadır.

Bediüzzaman hazretleri müspet ihtilafın nasıl olabileceğini birçok bölümde izah etmiştir:

Her biri kendi mesleğinin tamir ve revâcına sa’y eder. Başkasının tahrip ve iptaline değil, belki tekmil ve ıslahına çalışır.

Yine İhlas Risalesinde:

Haklı her meslek sahibinin, başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise ‘Mesleğim haktır’ yahut ‘daha güzeldir’ diyebilir. Yoksa, başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini ima eden ‘Hak yalnız benim mesleğimdir’ veyahut ‘Güzel benim meşrebimdir’ diyemez olan insaf düsturunu rehber etmek…

şeklinde müspet ihtilafın nasıl olabileceğini tarif etmektedir.

Birçok dini grubun olduğu bir yerde nasıl ittifak olacak? Nasıl birlikte hareket edilebilecek? Bediüzzaman din sevgisiyle teşekkül eden grupları tebrik ve ittihat etmek için iki şartı ortaya koyar. Eğer asayiş muhafaza ediliyor, muhabbet üzerine hareket edilip başka gruplara leke sürülerek kendi grubunun haklılığı gösterilmeye çalışılmıyorsa ittihat edilebilecektir.

Muhabbet-i din saikasıyla teşekkül eden cemaatlerin iki şartla umumunu tebrik ve onlarla ittihad ederiz. Birinci şart: Hürriyet-i şer’iyeyi ve asayişi muhafaza etmektir. İkinci şart: Muhabbet üzerinde hareket etmek, başka cemiyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeye çalışmamak, birinde hata bulunsa müfti-i ümmet olan cemiyet-i ulemaya havale etmektir.

Bediüzzaman birçok farklı dini grup ve etnik kimliklerden oluşan heyet-i İslamiye’nin şahs-ı manevisini çok çark ve dolapları bulunan bir fabrikaya benzetir:

Şu zamanda, heyet-i içtimaiye-i İslâmiyeyi, çok çark ve dolapları bulunan bir fabrika suretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanın bir çarkı geri kalsa, yahut bir arkadaşı olan başka bir çarka tecavüz etse, makinenin mihanikiyeti bozulur.

Fabrika tabiri modern bir tanımlamadır ve zamanı okuma ile yakından alakalıdır. Sanayi toplumlarında işbölümü çerçevesinde yeni bir bütünleşme olan “fonksiyonel bütünleşme” söz konusudur. “Fonksiyonel bütünleşme, kültür unsurlarının toplumu ‘işleyen bir bütün’ karakteristiğini kazandırmak üzere birbirlerini tamamlama durumu.” şeklinde tarif edilir. Temel vasfı işbölümüne dayanmasıdır.

Modern işbölümünün temelinde, mekanik dayanışma vardır. İşler birbirine o şekilde bağlıdır ki, onlardan birinin yapılmaması halinde sistemin önemli bir kısmı veya tamamı aksar.” Bediüzzamanın tanımlamasında her bir grup bir çark hükmündedir ve kendi vazifesini ve hizmetlerini yapmakla umumi neticeye hizmet etmektedir. Yoksa bir çark tek başına bu fabrikadan çıkan neticeye ben sebep olacağım, benim dediğim gibi olacak derse fabrikanın çalışması bozulacak ve bir netice elde edilemeyeceği gibi Allah rızası için hareket etmek gerekirken ihlâsı kırılacak…

Hem ihlâs ve hakperestlik ise Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine taraftar olmaktır. Yoksa benden ders alıp sevap kazandırsınlar düşüncesi nefsin ve enaniyetin bir hilesidir.” düsturu gereği nefsin ve enaniyetin hilesine mağlup olup, baş olma sevdasına kapılıp ihlâsı kaybetme tehlikesine düşülebilir.

Ey dinî cemiyetler! Maksadımız, dinî cemaatlar maksatta ittihad etmelidirler. Mesalikte ve meşreplerde ittihad mümkün olmadığı gibi, caiz de değildir.” ikazı veya hatırlatması da aynı noktaya işaret etmektedir.

Anlaşılıyor ki artık bu zamanda ittihat ve ittifak bir grubun çatısı altında olmayacaktır. Dolayısıyla ittihad-ı İslamı ne bir grup, ne bir parti gerçekleştirebilir. Bu sosyolojik olarak da mümkün değildir. Belki bir grup Bediüzzaman’ın burada verdiği ölçüleri kendi özelinde en doğru bir kıvamda yaşar ve ancak diğer gruplara bir numune-i imtisal olabilir. Baş olma yerine rıza-yı İlahiyi kazanır.

Latest posts by Mehmet Kaplan (see all)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.