“Cemaat”leşmenin hakikati ve “hakikat merkezli cemaat”in mümkünlüğü hakkında

Muhakkik rehber ihtiyacımız

FETÖ merkezli 15 Temmuz darbe girişimiyle tekrar alevlenen dini grupların varlığının sorunsallaştırılması iki yıldır gündemlerden düşemedi. Bu alevlenmenin verdiği hararetle hemen herkesin cemaat/tarikatler hakkında menfi ve müspet fikirler beyan etmesi gayet normal fakat ontolojik fakirliğimizden dolayı ayakları yere basan pek az yorum yapılıyor. Belki de bu yüzden hadisenin üzerinden iki seneden fazla zaman geçmesine ve ilk gerilimler gevşemesine  rağmen hâlâ dini gruplara olan yaklaşımda taklitçilerin taassubunun ve inkarcılarınsa inadının şiddetlendiğini gözlemliyoruz. Gülen örgütünce milletimizin cemaat algısının bu kadar kirletildiği bir zeminde ne taassup ne de inat çukuruna düşmeden, kafası karışmış mütehayyir insanımızın aklını ikna, kalbini tatmin edici açıklamalar yapan ve fiili örneklik sergileyen muhakkik rehberlere ne de çok ihtiyacımız var.

Cemaatleşmenin ontolojik temelleri

Cemaat, tarikat ve diğer dini grupların varlık sebebi aslında ontolojik/varlık temelli bakarsak çok açık: İçinde yaşadığımız kâinat aslında bir cemaatler federasyonundan oluşuyor. Damlaların cemaatine yağmur, ağaçların cemaatine orman, zerrelerin cemaatine hava diyoruz ve hâkeza.. Bu kevnî cemaatlerin hepsi içinde yaşadığımız varlık âleminin temel unsurları olarak hayatımızı idame ettiriyor. Onlarsız yaşayamayız.

O halde anlıyorum ki “cemaat” dediğimiz dayanışma aslında kâinatın ta içine kök salmış bir hakikat. Ve bu hakikat muhakkak insanlar âleminde de uzantısını gösterecek zira mânâ aleminde ne varsa madde aleminde de tezahür eder. Hatta içinde bulunduğumuz maddî âlem tamamıyla mânâ aleminin bir tezahüründen ibarettir.

Peki cemaatlerin bu tezahürde yeri neresi? Hakikati benim tâkatimi aşacak bu derin meseleyi kavrayışıma yaklaştırmak için kendime şöyle izah ediyorum: Nasıl ki tek başına kalmış bir ağaç değil ancak omuz omuza vermiş ağaçlarla vücud bulan bir orman rahmetin yağmasına vesile olabiliyor. Aynen onun gibi diğer varlık mertebelerinden farklı olarak nihayetsiz manevi ihtiyaçlar içerisinde yaratılan insanın tek başına bu ihtiyacının hakkından gelemeyeceğini idrak etmesi, bu sebeple de manevi ihtiyaçlarının farkına varabilme seviyesine gelmiş diğer insanlarla ortak bir hikmet/feyiz duasında bulunmak için bir araya gelmesi dini gruplaşmaların sebeb-i vücudunu oluşturuyor. Bu son derece normal hatta normal kelimesinin yetersiz kalacağı çok fıtrî ve olmazsa olmaz bir insani ihtiyaç.

Gruplaşmanın bir de “korunma” boyutu var. İmanınıza saldıran, sizi günahlar ve gereksiz işlerle boğma gayretinde olan onca kişi ve kuruma tek başınıza karşılık verebilmeniz hayli zor. Özellikle bu cemaatleşme/kurumsallaşma asrında daha da zor. Burada da kâinattaki gözlemlerimizden birini kullanabiliriz: Nasıl ki tek başına kalmış bir su damlacığı güneşin yüksek hararetine karşı dayanamayıp buharlaşarak uçup gidiyor ancak sayısız damlacıkların birleşmesinden oluşan bir okyanusu tamamen buharlaştırmaya güneşin en yüksek harareti dahi yetmiyorsa, tek başına kalmış bir mü’min de el ele vererek hücum eden inkar ve sefahat cephesine karşı manevi açıdan buharlaşarak uçup gitme gibi bir tehlike içerisinde yaşıyor. Bu yüzden de bir cemaate sığınarak mânen nokta-i istinada kavuşmuş oluyor.

Cemaatlerin varlığına itiraz edenlerin meselesiyse şurada: Yaratılışına kodlanan manevi ihtiyacının şuurlu bir şekilde farkına varabilmek de imtihan ve hikmet dünyasında herkese nasip olmadığından, bu hakikatten gafil kafalar için cemaatler  “olmasa da olur” bir nitelik arz edebiliyor. Halbuki hakikatte bu mümkün değil.

Varlığını değil tarzını konuşabilmek

Ama sorunsallaştırılması gereken bir mesele varsa o da cemaatlerin “varlığı” değil “tarzı”dır. Her daim hak ve hakikat merkezli olması beklenen dini cemaatlerin –güzel örnekler baş tacımız– nasıl oluyor da şahıs merkezli, siyaset merkezli, ideoloji merkezli gibi uçlara savrularak güvenirliklerini kaybettikleri hakikaten mûcib-i merak bir mesele. Belki de bizlerin ekseriyet itibariyle hakikat merkezli fertler olmaması sebebiyle kader de hakikat merkezli cemaatlerin vücuda gelmesine müsaade etmiyor. Hulusi Yahyagil’in “Bizler bu mesleğe tahkiki imanla bağlanacağız zira taklidi imanla hizmet olmaz” demesi bu açıdan pek manidar.

Yoğunlaşmamız gereken alan daha büyük organizasyonlar düzenlemek, daha lüks binalar inşa etmek, daha fazla siyasiyle bağlantılar kurmaktan evvel nebevî formülü uygulamak olmalı. Şahıs şahıs çalışarak, yoğunlaşarak, dua ederek “iman davasının merkezi yapı taşları”nı sağlam inşa etmek niyetinde olunmalı. Zaten bu nebevî yol öyle bir yol ki farz-ı muhal hiçbir netice alınamasa dahi doğru fiili duayı yapmanın lezzeti ve sevabı insana yetiyor. Bu meseleye izn-i İlahi ile şu an el atabilecek kişiler ise bence imanı parlak, tefekkürü zengin, hamiyeti kuvvetli, ahlakı örnek nitelikteki büyüklerimizdir. Rabbim kemiyet ve keyfiyetlerini artırsın.

Bizim neslimizin ileride bu meselelere nasıl yaklaşacağını ise şu an bilemiyorum. Ama bizim kuşakla ilgili kesin bildiğim ve bizzat tecrübe ettiğim bir şey var: Samimi bir yakınlık ve bilgece bir üslup çoğunu cezbediyor ve sen istemesen bile kendiliğinden sana yanaşıyor. Arkadan gelen kuşak için bu noktada duacı olmak lazım belki de..

Abdülhamid Karagiyim

Abdülhamid Karagiyim

vukufiyet'ten niyetimiz şu duanın kapsama alanına girmektir:
Şu risale bir meclis-i nuranîdir ki, Kur’ân’ın şu münevver, mübarek şakirtleri, içinde birbiriyle mânen müzakere ve müdavele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur’ân’ın şakirtleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor.
Abdülhamid Karagiyim

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım