Müslümanların endüljans uygulaması

Ortaçağ’da, Batı düşünüşüne dini (Hristiyan) düşünüş egemendir. Cermen akınları antik klasik kültürle, yani Roma ve Yunan kültürüyle olan ilişkiyi kesintiye uğratmıştır. Bu kesintiyle birlikte dini düşünüş haliyle kilisenin gücü büyük bir yükseliş göstermiştir. Çünkü Cermen akınları sırasındaki ve sonraki karanlık çağda tek örgütlü büyük kurum kiliseydi.

Kilisenin kralı belirleme gibi büyük bir gücü vardır, ama kilise bunu silah gücüyle sağlamıyor. Zaten kilisenin bir silah gücü bulunmamaktadır. Kilise gücünü “kutsalı söyleme yetkisi”nden almaktadır. Kutsalı söyleme; silahlı güce sahip aristokrasiyi Haçlı Seferleri organize edip Kudüs’e, yani Müslümanların üzerine gönderebilecek kadar etkilidir. Bu yolla kendisine karşı oluşabilecek yakın tehditleri de engellemiş olmaktadır.

Kilisenin elinde bulundurduğu ikinci büyük güç aforoz yetkisidir. Silah gücü zayıf olan kralların manevi gücü vardır. Bu manevi güç ancak kilise tarafından kazandırılabilir veya aforoz ile kaybettirilir. Aforoz edilen kişinin kilise ile olan bağı sona erer, dinden çıkar ve bütün saygınlığını ve kendisine karşı beklenilen hürmet ve biat duygusunu kaybeder, sadakat yükümlülüğü ortadan kalkar.

Bunlar dışında kilisenin ekonomik bir gücü de mevcuttur. Hatta Ortaçağ’ın en zengini kilisedir diyebiliriz. Bu zenginliğini topladığı vergilerden ve “Endüljans uygulaması”ndan sağlamaktadır. Endüljans uygulaması kilisenin cennetten arsa satmasıdır. Kilise kendisini cennetin tüm tapularına hâkim görmektedir ve dilediğine cennetten para karşılığında arsa satmaktadır. Özetle paran yoksa ya da kiliseye tabi değilsen cennete giremezsin.

Kilisenin kutsalı söyleme yetkisinin, aforoz yetkisinin ve ekonomik gücünün arkasında okuryazarlığı vardır diyebiliriz. Yukarıda da değindiğimiz gibi Cermen akınları eski klasik kültürle bağı kesmişti. Karanlık çağda Cermen feodalleri boş vakitlerinde avcılık, savaşçılık ile uğraşırken kilise okumakla, yazmakla, bilgi edinmekle meşguldü. Kilise okuryazarlığı sadece kendi içinde sürdürüp bu imkanı dışarı sunmamıştır. Bu yorucu meşguliyetin ödülü ise Ortaçağ düşünce dünyasına din adamlarının egemen olmasıdır.

Kilisenin bu gücünün sarsılması okuryazarlığın artışıyla başlıyor. Okuryazarlığın artışıyla bir çok kişi İncil’i incelemeye ve kendi dillerine çevirerek daha çok kişinin öğrenmesine yönelik çalışmalar yapıyor. Klasik tabir matbaa Avrupa’ya girdi, kilise çöktü şeklindedir. Matbaa ile kiliseye karşı düşünceler daha çok kişiye ulaşmıştır. O dönem için kiliseye karşı gelen öncü reformistler Martin Luther, Thomas Münzer ve Jean Calvin’dir. Sonrasında ise yeni mezhepler ve uzun mezhep savaşları meydana gelmektedir.

Gelelim günümüze ve özellikle İslâm coğrafyasına. Avrupa’ya baktığımızda ne Endüljans kalmış ne de mezhep savaşları. Tüm sorunları çözmüşler, çözemediklerini ise tartışarak (konuşma şeklinde) çözmeye çalışıyorlar. İslâm âlemi ise mezhep savaşlarını hâlâ bitiremedi ve her an bir savaş ile karşı karşıya. İslâm coğrafyasında özellikle de Türkiye’de zamanla güçlenen bir Endüljans uygulaması da mevcut. Bizdeki Endüljans şu şekilde: “Benden olan Cennetlik, benden olmayan Cehennemliktir.

İslâm âlemi okuryazar, ama neyi okuduğu ve okuduğunu nasıl yorumladığı belli değil. İslâm dinine göre kimlerin cennetlik olduğunu, yani “hak yol”da olduğunu Kur’an veya yaşayan Kur’an (peygamber) söyler. Birileri için bu yeterli görülmemekte ki kendisinde de kimin cennetlik olduğunu söyleme yetkisi hissediyor. O kimseler ki bu zamanı Ortaçağ ve kendini de kilise sanıyor. Maalesef bu durum Risale-i Nur okuyan kimselere dahi sirayet etmiş. Ortaçağ kilisesi gibi bu durumdan hem maddi hem de manevi nemalanan çokça insan bulunmakta. Özellikle bu durumdaki Risale-i Nur talebeleri şu bölüme dikkat etmeli:

Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz. İman ve Kur’an nasıl inhisar altına alınabilir? Siz dünyanızın usulünü, kanununu inhisar altına alabilirsiniz. Fakat hakaik-i imaniye ve esasât-ı Kur’aniye resmî bir şekilde ve ücret mukabilinde, dünya muamelâtı suretine sokulmaz. Belki bir mevhibe-i İlâhiye olan o esrar hâlis bir niyetle ve dünyadan ve huzûzât-ı nefsaniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir.

Mezhep, meslek, meşrep savaşlarını engellemenin yolu da şüphesiz Risale-i Nurları anlayıp yaşamaktan geçiyor. Birçokları Risale-i Nur’ları sadece okuyor. İslâm âlemine baktığımızda görüyoruz ki okumak yetmiyor.

Peygamber Efendimiz (ASM) sadece kainatı okusaydı yeterli miydi? O (ASM) okumanın üstüne yüklediği vazifeyi en güzel şekilde yerine getirdi ve bizlere iman hizmetinde bulunmayı miras bıraktı. Şimdi Peygamberimiz’in (ASM) şefaatine nail olmak için bu hizmeti en güzel şekilde yerine getirmek düşüyor. İçinde bulunduğumuz bütün menfi savaşları sona erdirmemiz gerekiyor.

Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit “Mesleğim haktır veya daha güzeldir” demeye hakkın var. Fakat “Yalnız hak benim mesleğimdir” demeye hakkın yoktur.

Eğer hasmını mağlup etmek istersen fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü eğer fenalıkla mukabele edersen husumet tezayüd eder. Zâhiren mağlup bile olsa kalben kin bağlar, adaveti idame eder. Eğer iyilikle mukabele etsen nedamet eder, sana dost olur.

Latest posts by Tevfik Ertem (see all)

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım