Nefs-i emmareye sivil itaatsizlik: Sabır

En zayıf olduğumuz nokta esasen en kuvvetli olduğumuzu sandığımız noktadır. Evet, kuvvetli olduğumuz düşüncesi bir “zan”dan ibarettir. Öyledir, çünkü insan kendini kudretli hissettiği ölçüde aciz, ne derece zengin olduğunu düşünüyorsa o derece fakir, kendini ne kadar kusursuz buluyorsa da o kadar nakıstır, eksiktir.

İnsan kendini güçlü zanneder, çünkü yaratılmışların en üstünde o yer alır: vücutla birlikte hayat, şuur, akıl-idrak ve irade sahibidir. Hatta sahip olduğu bu özellikler onun ruy-i zeminin halifeliği unvanını almasına medardır. Diğer yaratılmışlar üzerinde bir nevi saltanat kurması onun bu “zan”nını derinleştirmiştir. Dolayısıyla insana diğer mahlûkatın sahip olduklarından öte verilen şuur, akıl-idrak ve irade ona kâinatın tılsımını açacak birer anahtar olmanın yanında, aynı zamanda onu böylesi bir tehlikeye sürükleyen özellikler de olabilmektedir.

Kâinata taallüm ile tekemmül etmeye gönderilen insan yukarıda bahsedilen cihazatla bu vazifesini yapmak durumundadır. Yani, insan olmanın şuurunda olmak, kâinatın hilkatini ve kendisinin dünyaya neden gönderildiğini, burada vazifesinin ne olduğunu –risaletin de yardımıyla- akletmek ve bunlara binaen de irade tasarrufunda bulunmaktır. Bunları bir bütün halde yerine getiren insan ancak o zaman tekâmüle yürüyen bir insan olabilecektir.

İşin karmaşık hale gelmesi ise bu bütünden uzaklaşmakla olur. Bu bütüne uygun hareket eden insanlar irade tasarrufunda bulunabileceği gibi insan olmanın şuurunda olmayıp da irade tasarrufunda bulunan da olur; dünyaya gönderiliş gayesini bilmeyen ve kendisine verilen akıl-idrak cihazını gayesine uygun kullanmayan insan da irade tasarrufunda bulunur.

Bu noktada diğer güruhları bir kenara bırakarak “iradelerini marziyet dairesinde tasarruf eden” insanlara odaklanalım. Bu insanlar irade tasarrufunda bulunurken emirler ve nehiyleri göz önünde bulundururlar: Sırasıyla, onlardan yapmaları istenen şeyleri ve onların yapmaktan mutlaka kaçınması gereken şeyleri. Yani Yaratıcısına karşı yerine getirilmesi gereken şeyleri, ibadetleri. Bu insanlar da tehlikeye maruzdurlar. Çünkü onları sürekli kötülüğe sevk eden bir nefis ve bu nefsin muallimi şeytan onlara sürekli musallat olmaktadır.

İbadetleri yerine getirme hususunda Yaratıcının sürekli terğib ve terhibine muhtaç olan insan bu hususu nazar-ı dikkate almalı ve görevlerini yerini getirmede Rabbinden sürekli yardım dilemelidir. Eğer sırf sahip olduğu cihazata güvenip şuur, akıl ve irade sahibi olduğu hakikatine dayanır da Yaratıcısından gelecek yardıma muhtaç olduğunu hissetmezse muvaffakiyetsizliğe uğraması işten bile olmayacaktır. Yani kendine bel bağladığı an onun tükenmeye başlayışı olacaktır.

Emirler ve nehiylerden söz etmiş, onların ibadet kavramı içerisinde yer aldığını söylemiştik. İbadetin çok daha geniş bir kavram olduğunu ise Bediüzzaman Said Nursi’nin aşağıdaki ifadelerinden anlayabiliriz:

İbadet iki kısımdır: bir kısmı müsbet, diğeri menfi. Müsbet kısmı malumdur. Menfi kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle, musibetzede zaafını ve aczini hissedip, Rabb-i Rahîmine ilticakârâne teveccüh edip, Onu düşünüp, Ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfâtını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer.

İnsan nefsi, emmaredir, yani her daim kötülüğü emreder. Hususan bela ve musibet zamanında insanı isyana sürükleyerek onu marziyat dairesinden alıkoymaya çalışır. Bu durumda insanın elinden tutacak olan şey sabırdır. Yani kötülüğü emredene karşı itaatsizliktir, emredileni yerine getirmeme şeklinde bir irade beyanıdır. Bunu da Allah’tan istediği yardımla başarır.

Sabrın, ibadetleri yerine getirme ve daha öncesinde nefs-i emmareye karşı koyma noktasında ne derece önemli bir silah olduğu unutulmamalıdır. Hususan “def-i şer celb-i nef’a racih” olduğu için müspet ibadetleri yapmadan evvel günahlardan çekinmek için sabrı vasıta olarak kullanmak gerektir.

Bediüzzaman Said Nursi sabrın üç çeşit olduğunu söyler. Bunlardan ikisi nefs-i emareye karşı gelmeyi içinde barındıran “masiyetten sabır ve musibete karşı sabır”dır . Masiyetten sabır, insanın günah işlememek için nefsiyle olan mücadelesidir. Diğeri de yukarıda da değindiğimiz üzere musibetlere karşı sabretmek, Allah’a karşı şekva kapısı kapamaktır. Sabrın bu iki çeşidi de nefsin emirlerine karşı gelmeyi, ona itaat etmemeyi gerektirir. Özünde herhangi bir fiil gerektirmediği için de bu iki çeşit sabır adeta nefs-i emmareye karşı bir sivil itaatsizliktir denebilir.

İşte insanın tekâmül edebilmesi için Allah’tan sürekli olarak istediği yardımla iradesine hâkim olması, günahlardan uzak kalabilmek adına sabretmesi, böylece nefs-i emmaresine karşı sivil itaatsizliğe başvurması gerekmektedir. Çünkü kemâlât-ı insaniyeye sevk olmak ancak ve ancak “hevesât-ı nefsâniyenin tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyât-ı ulviyesini tatmin” etmesiyle mümkündür.

Cenab-ı Hakk bizleri nefs-i emmareye karşı olan itaatsizliğimizde muvaffak kılsın, âmin.

Genç Yorum dergisinin Haziran sayısından alıntıdır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaşım