Ölümü nasıl alırdınız?

Ölümü nasıl alırdınız?

Soğuk bir başlık, kimse bir yemek sipariş verir ya da elbise diktirir gibi bahsetmez çünkü ölümden. Hep var ama çok uzaktır bize genelde. Kimse sorsam en az on yıl daha ömür biçer kendine oysa ölüm alamadığımız bir nefes kadar yakınımızda…

Ben, hiç yakınımı kaybetmemiştim. Ta ki bu yılbaşına kadar!

Yakınım derken sadece kan bağını kastetmiyorum elbet, yakın hissettiğim, değer verdiğim, özlediğim, her daim dua istediğim, ama mütemadiyen duasında olduğum birini kaybetmekten bahsediyorum. Siz kaybettiniz mi bilmiyorum.

İlk hissettiğim ne miydi? Ciddi bir acı, ağlamaktan konuşamadığım tek zaman o haberi aldığım andı sanırım.

Sonra cenazeye gittim. Cansız bedenini gördüm dedemin, gözü kapalıydı, ama son bakışındaki veda vardı sanki karşımda. Sonrası bildiğimiz gibi toprağa verildi, ertesi gün kar yağdı üzerine. Bizi titreten havadan çok uzakta, 90 santim yerin altındaydı artık dedem.

Sonra her şey gibi ona da alışmaya çalışmakla geçti uzun sayılabilecek bir süre. Bu sürede çok eğlendiğim, çok sevindiğim, ara ara üzülüp ağladığım bir çok şey oldu, ama hiçbirisi ondan önceki gibi değildi.

Bir ölüm insanı bu kadar etkiler mi?

Beni etkiledi!

Daha çok düşünür oldum ölüm hakkında,

Peygamber Efendimiz (ASM) “Lezzetleri acılaştıran ölümü çokça hatırlayın” derken ne demek istemişti?

Belki de aniden, bir kaza sonucu öldüğü için dedem, ölümü her an hissetmeye başladım. Çok tabii olarak benim ya da sizin başınıza her an gelebilir bir durum, ancak bu “her an”ın gerçekten bilincinde olmak gerçekten çok ağır bir yük.

Derken; “Ya!” dedim, “Öbür dünya olmasaydı?” İnsan değer verdiği birinin ölümüne daha doğrusu cismen bir toprak olmasına nasıl dayanabilir? Evet belki bu satırları okurken ezberlenmiş cümleler geçecek zihninizden, tıpkı benim gibi! Otomatik cevaplar tatmin edecek sizi, ancak hissedilmeyen bir duygu ne kadar anlaşılabilir ki?

Dedem ölene kadar ölmekten korkuyordum ben çok korkuyordum belki. Korku neyle ölçülür bilmiyorum tabi!

Hasta olarak mı öleceğim, yani bekleyecek miyim ölümü? Aniden mi gelecek?

Suda mı boğulacağım, göçük altında mı kalacağım, iki ay önce ölen Nilhan gibi doğumda mı duracak kalbim?

Hastane odalarında kemoterapi alırken, iyi olacaksın yalanları ile mi vedalaşacağım sevdiklerimle, yoksa vedalaşmaya fırsat bulamadan mı gideceğim?

Yaşım kemale erdi diyenlerden olup babaannem gibi doksan altı yaşında mı öleceğim, yoksa bu satırları yazdıktan birkaç ay sonra mı?

Ay derken gün ya da saat ya da dakika sonra olabileceğinin bilinci ister istemez elimi titretse de korkmuyorum artık ölümden. Ölümden hiç korkmuyorum.

Çünkü kalp her şekilde durur, önemli olan içinde ne olduğudur!

Kabul edilmesi gereken belki de en zor gerçeklerden “Ölümü nasıl alırdınız?” sorusuna cevaben; Öyle kelimelere sığabilen cinsten değil, insanın kalbinin ritmini değiştiren bir korku ile ve “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” sözüne dayanarak dua etmekteyim.

Her ne şekilde gelirse gelsin ölüm meleğim,

Allah’ım ne olur tam bir iman ile öleyim!

Latest posts by Belgin Çakır (see all)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.