Yüzünde rüzgârı hissetmezsen kanatlar ne işe yarar ki?

Yüzünde rüzgârı hissetmezsen kanatlar ne işe yarar ki?
Nazan Bekiroğlu/Mavi Lâle

Ramazan’ın mânâsını idrak edelim duasında bulunmak, aman efendim Ramazan ayı Kur’ân ayı iyi değerlendirelim, Kur’ân’a olan muhatabiyetimizi artıralım, sevaplar kat kat daha fazla, amellerin sevabı bu ayda bire bindir, yoksulların fakirlerin halini idrak edelim (çünkü neden tok açın halinden anlamaz), bu ayda şeytanlar da bağlı zaten aman kendimizi ibadetlere vuralım, şu duaları okuyalım, demenin artık klişe olduğunu biliyorum ve demeyeceğim. Çünkü daha önce dedim. Şu ana kadar birçok kişi söyledi. Söylenmemişlerin üzerine bir şeyler söylemek elzemdir diye düşünüyorum. Yine de söylenmemiş şeyler söyleyebileceğimden de emin değilim. Zira geçen gün bir büyüğüm dergilerde hep aynı şeyler söylendiği ve işlendiği için okumadığını dile getirdi. Lâkin okusaydı farklı şeyler de söyleyebileceğimizi anlayabilirdi. Yanlış anlaşılmasın bunları küçümsemek değil niyetim. Her nasılsa niyet okumak bugünlerde o kadar kolay ki söylenen şeyin altındaki hikmetleri düşünmeden karşımızdakinin başka bir niyetle söylemiş olabileceğini aklımızın ucundan bile geçirmeden yaftalamaya hazırız. Sormalı değil mi insan bunu niçin söylemiştir, ne makamda söylemiştir, hangi hislerle söylemiştir diye?

Konuyu fazla uzatmadan Yirmi Dokuzuncu Mektup okumalarımda yakaladığımı sandığım ve daha önce muhtemelen birçoklarının yakaladığı bir konudan bahsetmek istiyorum. Ramazan ayı geldi mi ilk yaptığımız şey umumi derslerde Yirmi Dokuzuncu Mektup’un İkinci Risalesi olan İkinci Kısmı, yani Ramazan-ı Şerif’e dair olan kısmını büyük bir şevk ve heyecanla okuruz. İtiraf etmeliyim özel okumalarımda Ramazan haricinde denk gelmediği sürece pek okumuyorum Ramazan-ı Şerif’e dair olan bu kısmı. Bir niyetle okuyup tefekkür etmek ve bu mektupta neler varmış diye hatırlamak için Ramazan ayının ilk günü bir arkadaşla Sultanahmet Camii’nin bahçesinde açtık ve bir sürü maniler geldi okuyamadık. Demek yalnız okumak kısmetimizde varmış, nefsimize bu sefer yenik düşmedik ve okumaya başladık. Yalnız bir şeyler eksikti okurken. Dokuz Nükte‘nin dokuzunu da bir çırpıda okumak isterken taşlar bir türlü yerine oturmuyordu. Geçen gün kaleme aldığım soruları kendi kendime sorarken Altıncı Nükte’de takılıp kalmıştım. Kur’ân’ı yeni nazil oluyor gibi okumak ve dinlemekten bahsediyordu. Bu esnada Yirmi Dokuzuncu Mektup’un Birinci Kısmı aklıma geldi. Birinci Nüktesinde altını çizdiğim bir kısımdan hareketle; Ramazan ayının, savmın hakikatini ve Kur’ân’a nasıl muhatap olabilirim sorusunun cevabını Risale-i Nur’un muhtelif yerlerinden öğrenebileceğim gibi Birinci Kısmı’nı bir pusula olabilir düşüncesiyle okumaya başladım. Düşündüğümüz her hakikati yazıya dökmek zormuş lakin elimden geldiğince hislerimden kısa ve öz bahsedeceğim.

Birinci Kısmının İkinci Nüktesi’nde Cenab-ı Hakk’ın Kur’ân’da çok şeylere kasem ettiğinden bahsediliyor. Meselâ, ilk olarak Şems Suresi’nin 1. ayeti olan “Yemin olsun güneşe ve aydınlığına…” hakikatinin On Birinci Söz’deki muhteşem temsilin esasına işaret ettiğini ve kâinatı bir saray ve bir şehir suretinde gösterildiğinden bahsediliyor. Yalnızca bu ayeti anlamak için On Birinci Söz’e geri dönülebilir. Bununla birlikte diğer kasem ayetlerine de değinmeden geçilmiyor. Benimse nazar-ı dikkatimi celb eden husus Zariyat Suresi’nin 1. ayeti: “Yemin olsun esip savuran rüzgâra…” diyor. Rüzgâr ile aramda bu kadar yakîn bir ilişki varken, rüzgâra karşı yürümeyi severken, esip savurmasını büyük bir hayranlıkla izlerken, en güzeli hissetme duygusunu hatırlatan bu esintinin varlığından haberdarken nasıl olur da Kelamullah’ın rüzgâra yeminini fark etmediğimin hayretini yaşıyorum. Yüzünde rüzgârı hissettiğinde bu ayeti sayıklamıyorsan melek olsan ne işe yarar. Dün gece aklıma gelen bir husus elbette insan kâinata ve kendine bakıp hayret etmeli, çünkü güzeli Yaratan o güzellere muhtaç mütehayyirleri de yaratır. Lâkin biraz da insan, bazı şeyleri fark etmediğine hayret etmeli ki hayatın anlamı katmerlensin.

Biraz karışık mı oldu bilmem. Hiç huyum değildir, yazdıklarımı demlenmeye bırakmak. Çayın demini almasını beklemeyi sevebildiğim kadar tefekkürlerin de demini almasını bekleyebilseydim keşke. Ama özel olan geldiği gibi olması benim için. Sonuç ve başlangıç birbirinden bağımsız oldu, lâkin sanırım Kur’ân’a muhatap olmak kolay değil.

Latest posts by Habibe Işık (see all)

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaşım