Asıl tahrifatı yapan kim?

Asıl tahrifatı yapan kim?

İslâm dininin tahrifatı meselesi Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın vefatından beri hep tartışılagelen bir sorundur. Birçokları, yıllardır tahrifatla suçlanır. Bu suçlamalar hâlâ da devam eder. Zaman değiştikçe, asır başkalaştıkça tahrifat yapan yeni hedefler belirlenir. Hatta dün suçlananın, bugün savunulduğu bile olur ya da tam tersi. Biz, aklı karışanlar da kime inanacağımızı bilemeyiz. Çünkü yeteri kadar ne Kur’an bilgimiz vardır, ne de sünnet.

Ömer bin Abdülaziz bilgisizliğimizle alakalı olarak şöyle diyor; “İlimsiz olarak amel yapanın bozduğu şeyler, yaptığı iyiliklerden çok fazladır.” Her birimiz dini bilgileri ilk olarak ailemizden öğreniyoruz. Sonrasında cami, dini sohbet ortamları, okul (özellikle siyer, Kur’an-ı Kerim dersleri olan okullar) ve üniversite (ilahiyat) geliyor. Burada yer vermediğim ama bence en önemli, hayatımız her basamağında, her yerde ve her zaman ulaşılabilir olan asli kaynağımız ise kitaplardır.

Türkiye insanın büyük bir kesimi için kitap artık kaynak olmaktan çıkmışa benziyor. Artık arkadaşlarla yapılan sohbetler, Cuma vaazı, TV’den izlenen hocaefendilerin görüşleri ve internetten beğenilen bir ayet, hadis veya güzel söz insanlara yeter hâle gelmiş.

Kitabın artık insanlar için kaynak sayılamayacağını neye dayanarak söylüyorum? Türkiye’de 2013 yılında bir kişinin yıllık okuduğu kitap sayısı ortalama “bir” bile değil. Oysa Avrupa ve Amerika’da bu sayı on ile yirmi beş arası değişiyor. 2013 yılında günde altı saat televizyon izleyip, üç saat internete girip kitap okumaya sadece “bir” dakika ayırmışız. Okunan kitapların yarıdan fazlası da aşk kitaplarıymış (2013, TÜİK). Türkiye “twitter”ı en çok kullanan birinci ülke ve “facebook”u en çok kullanan altıncı ülke. Tüm bunlar gösteriyor ki, kitap artık hayatımızda hiç yok, onun yerini TV ve internet almış.

Avrupa’ya gebe kalmışız ve doğurmuşuz da. Ancak Avrupa’nın kitaba verdiği değeri almayı/anlamayı başaramamışız. Yeteri kadar okumadığımız, araştırmadığımız için de dinimizi yeteri kadar öğrenememiş, zihnimizi kulaktan duyma bilgilerle doldurmuşuz ve doldurmaya da devam ediyoruz. Bu durum hayatımızdaki birçok alanda bozukluklara neden olmuş. Mesela esnaflık bitmiş, esaretlik başlamış. El emeğinde yoksun, üzerine hiç ter damlamamış fabrikasyon malların kölesi olmuşuz. Esnafımıza sırt çevirip AVM’ler içinde sıkışıp kalmışız. Onlar ne fiyat verse olur, onlar neyi al dese tamam! Giyimde yine onların esiri olmuşuz. Onlar neyi giy dese tamam diyoruz. Üzerinde abuk-sabuk şeylerin yazılı ve çizili olduğu türlü türlü şeyler giyiyoruz. Birisi arkamızda namaz kılarken çorabımızdaki ya da sırtımızdaki yazıyı okusa namazı bozulacak ama kimin umurunda. Aslında ilk sorulacak soru namaz kılıyor muyuz? Hiç ayet, hadis bilmeyen Rabb’ini yeteri kadar tanımayan bir insan nasıl ve neden namaz kılacak? Beşer ibadetlerini hakkıyla eda etmeyince de cihan harbleri arasında sıkışıp kalmış.

Bediüzzaman Said Nursi’nin Tarihçe-i Hayat’ında şu ifadeler yer alır:

Fakirlere gelen acı açlık ve kahtın sebebi, orucun tatlı açlığını çekmedikleri ve zenginlere gelen hasaret ve zayiâtın sebebi de, zekât yerinde ihtikâr etmeleridir.

Bozuklukların menbaı, toplumu zehirleyen en büyük belalardan birisi de renkli ekranlar; TV, bilgisayar, telefon vb. Aslında insanoğlu için harika icatlar. Bediüzzaman Said Nursi’nin tabiriyle nev’imizle iftihar edeceğimiz ürünler, lakin hikmetli kullanmasını öğrenemedik. Bu ekranlarda filmlere, dizilere, reklamlara, kısa videolara saplanıp kaldık. Eyvah, aldandık! İslâm’ı anlattığı söylenen dizilerin/filmlerin gözümüzü kamaştıran, hoşumuza giden ışıklarının yanında kalplerimizi karartan siyah noktalarda fırlattığını göremedik. TV başında geçen her dakika kalplerimiz daha da kararıyor. Dindarların yıllarca eleştirdiği TV şimdilerde; “TV dindarları da anlatıyor”, “müsbet yayınlar da var” diye izlenilebilir kılınmaya çalışılıyor.

Hz. Ömer (RA) ve Hz. Ali (RA) “yaşadığınızı TV’ye aktarmazsanız, TV’yi yaşamınıza aktarırsınız” mı buyurdu? Elbette hayır, o büyük halifeler (RA) “inandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız” buyurdular. Peki, kitap gibi engin hazinelere sahipken niye İslâm’ı dizilerle, filmlerle anlatma ihtiyacı duyuyoruz? Belki bu iş başarılı bir şekilde yapılsaydı karşı çıkmayacaktım. Bir-iki güzel örnek dışında İslâm’ı yanlış anlatan ve ciddi zarar veren bir yığın eser mevcut. TV izlemek zorunda değiliz, ama inandığımızı yaşamak zorundayız. Neye inandığımızı da sadece ekranlardan değil milyonlarca kitaptan öğrenmeliyiz. Yalan yanlış bilgiler içeren kitaplar yok mu? Elbette var ama beşerde karşılaştırma yapıp en doğrusunu bulacak akıl da var.

İlk gelen emir “Oku!”(Alak 96/1) idi; kainat kitabını oku, kainat kitabını seyret değil. Bizler yeteri kadar okumamışız, ibadetlerde tembellik etmişiz, ağaçları yaşken eğemeyip, Müslüman olduğunu iddia eden teröristlerin bu coğrafyadan çıkmasına engel olamamışız. Kendimiz etmişiz, kendimiz bulmuşuz yani.

Hâsıl-ı kelam, şimdi ciddiyetle soralım kendimize. Asıl tahrifat yapan kim? Karanlık odalarda toplanan yüzleri maskeli zındıka ehli mi, yoksa cehalet karanlıklarına razı olmuş biz mi?

Latest posts by Tevfik Ertem (see all)
Share

One thought on “Asıl tahrifatı yapan kim?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: