Mârufa çağır(ıl)mak

Mârufa çağır(ıl)mak

FERÎDÜDDİN ATTÂR’IN 1187’de kaleme aldığı Mantıku’t-tayr isimli eserini şerh ettiği seminerlerin birinde Ekrem Demirli insanın hakikatle ilişkisine dair Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî’den önemli tespitler aktarır. Mevlânâ’ya göre bir insana hakikat anlatıldığında mutlaka kabul eder. Kabul etmeme durumu varsa anlatan kişinin hakikatin yanına bir şey sokuşturduğu içindir. Bir benzetmeyle bunu anlatır Mevlânâ: eğer pazı gücünüzü göstererek hakikati anlatırsanız, insanlar sizin pazı gücünüze tepki göstererek onu reddeder, hakikati reddettikleri için değil.

Bu bağlamda önemli bir noktayı da hatırlatır Ekrem hoca: insanın hakikate yatkınlığı sebebiyledir ki İslam’da hakikatin adı maruftur, yani tanınan, bilinen, aşina olunandır. Aynı minvalde İbnü’l-Arabî, Cenab-ı Hakkın Ma’ruf ismini izah ederken insanın Rabbine aşina olduğunu söyler. Yadırgama var ise anlatmayı bilmediğimiz için vardır der. Bu izahlardan sonra Ekrem Demirli, Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselamla ilgili anlatılan örneklere değinir ve bunların hepsinde insanların hakikati kalben kabul ettiklerini fakat kibirlerinden ve birtakım menfaatlerinden dolayı iman etmediklerini ifade eder. Buradan anlıyoruz ki hakikatlerin insanların kalben kabul edebilecekleri bir kıvamda anlatılması önemli bir sünnettir.

Başta ahlâkı Kur’an olan Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselamda ve –Ekrem Demirli’nin ifadesiyle– onun “bereketinin şahitleri” olan Mevlânâ ve İbnü’l-Arabî gibi büyük düşünürlerde gördüğümüz bu inceliğe Bediüzzaman’ın eserlerinde de rastlarız. Bediüzzaman’a göre “Bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkinde olan hakaik-ı imaniyeyi fıtrî ubudiyetle, bilmeyenlere ve bilmek ihtiyacında olanlara tesirli bir surette bildirmek” gerekmektedir. “Tesirli bir surette bildirme”yi ise devamında şu şekilde ifade eder:

Bu keşmekeş dünyasında imanı kurtaracak ve muannidlere kat’î kanaat verecek bir tarzda yani hiçbir şeye alet olmayacak bir tarzda, bir Kur’an dersi vermek lazımdır ki küfr-i mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalaleti kırsın, herkese kat’î kanaat verebilsin. Bu kanaat de bu zamanda, bu şerait dâhilinde, dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevi bir şeye alet edilmediğini bilmekle husule gelebilir.

İmana girmek isteyen kişide hakikati anlatan kişiye karşı makamı sebebiyle oluşabilecek şüpheye de şöyle değinir Bediüzzaman:

Yoksa komitecilik ve cemiyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet-i maneviyesine karşı çıkan bir şahıs en büyük manevi bir mertebede bulunsa, yine vesveseleri bütün bütün izale edemez. Çünkü imana girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki: “O şahıs, dehâsıyla, harika makamıyla bizi kandırdı.” Böyle der ve içinde şüphesi kalır.

Şüphelerin izalesi ise konuşanın yalnız hakikat olduğunu anlamakla olur Bediüzzaman’a göre. Dahası Risale-i Nur’un kalpler ve ruhlarda yaptığı tesirini de bununla şöyle izah eder:

Küfr-i mutlakla mücadelede bu kadar ağır şerait altında Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa bunun sırrı işte budur. Said yoktur. Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imaniyedir.

Yine Emirdağ Lahikası’nda geçen bir başka mektubunda hakikati anlatan kişinin sahip olması gereken ahlakî özellikleri şu şekilde ifade eder:

Sakın, benlik ve gurura medar şeylerden çekin. Tevazu, mahviyet ve terk-i enaniyet bu zamanda ehl-i hakikate lâzım ve elzemdir.

Burada “benlik ve gurura medar” olan şeyler Mevlânâ’nın benzetmesindeki “pazı gücü”ne karşılık gelir. “Said tam toprak gibi mahviyet ve terk-i enaniyet ve tevazu-ı mutlakta bulunmak şarttır tâ ki Risaletü’n-Nur’u bulandırmasın, tesirini kırmasın cümlesi de aynı hassasiyetin ifadesidir.

Öyle ise mârufa çağırırken ve çağırılırken muhatabımızda veya bizde aşinalık değil de yadırgama oluyorsa durup düşünmeliyiz. O çağrıya eşlik eden tevazu, mahviyet ve terk-i enaniyet mi yoksa hakikati bulandıran güç gösterisi mi? Konuşan yalnız hakikat mi?

Latest posts by Fatih Çınar (see all)
Share

4 thoughts on “Mârufa çağır(ıl)mak

  1. Yazı çok güzel, kapak fotoğrafı da çok anlamlı olmuş. Gerçekten de hakikat su gibidir. Nasıl hiçbir insan midesinin su çağrısını cevapsız bırakmıyorsa ruhunun hakikat çağrısına da lâkayd kalamaz. Hakikate perde olmamak çok hayatî bir imtihan. Cenab-ı Hak kalbimizi saflaştırsın, maddi ve manevi her türlü kirden arındırsın.

  2. Çok güzel. BarekAllah . RabbıRahim bu kabil çalışmaların devamını ve ivedilikle çoğalmasını ihsan eylesin inşaAllah.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: