Risale-i Nurların neşir serencamı

Risale-i Nurların neşir serencamı

Risale-i Nur, telifinden yirmi sene sonra teksir makinesi ile neşredilmiş ve otuz beş sene sonra da matbaalarda basılmaya başlanmıştır. İnşaallah bir zaman gelecek, Risale-i Nur külliyatı altınla yazılacak ve radyo diliyle muhtelif lisanlarda okunacak ve zemin yüzünü geniş bir dershane-i Nuriyeye çevirecektir.

Tarihçe-i Hayatta yer alan yukarıdaki paragrafı şimdiye kadar eksik anladığımın yeni farkına vardım. Risale-i Nurların içinde gezinti yaparken yakaladığım ipuçlarını paylaşmak istedim. Daktilonun yaygınlaşmadığı ve bilgisayarların henüz kullanılmadığı dönemlerde, müellifler eserlerini telif etmek için farklı metodlar kullanmış olsalar da elle yazılmış olması muhakkaktır. Öncelikle bir kısmı kendi el yazılarıyla telif etmişlerdir. El yazısı düzgün olmayan müellifler eserlerini kâtipler aracılığı ile yazmış olabilirler. Kardeşlerinin yazıları güzel olduğu halde kendisine güzel yazı verilmemesini hizmette yardımcılara tam ihtiyaç hissetmesi için olabileceğini değerlendiren Bediüzzaman Said Nursi, kendi tabiriyle “yarım ümmi” hâlinde ilk eserlerini bizzat kendisi kaleme almıştır. Harp içinde, avcı hattında telifine muvaffak olduğu İşaratü’l İ’caz tefsirini talebesi Habib’in kâtipliliği ile yazmıştır. Sonraki dönemlerde telif edilen eserlerin bir kısmı kendisinin veya yeğeni Abdurrahman’ın kâtipliğinde telif edilmiştir Hatta ilk Tarihçe-i Hayatını yeğeni Abdurrahman kaleme almıştır.

Risale-i Nurların telifine gelince, bu dönemde Eski Said’den Yeni Said’e manevi yükselişin geçişini yaşayan Bediüzzaman, sürgün edildiği Barla ve Isparta’daki teliflerinin ekserisini Nurun ilk kâtibi olan Şamlı Hafız Tevfik Göksu ile Re’fet Barutçu’nun kâtipliğinde yazmıştır. Anlatılan hatıralardan anlaşıldığı kadarıyla Said Nursi bu telif anında sanki gaybî âlemde bir noktaya bakıp oradan okur gibi söylemiş ve kâtipler de süratle yazarak, ancak uzun tetkikatla yazılabilecek Risaleler, bir kaç saat içinde sünuhat olarak telif edilmiştir.

Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatını dikkatle incelediğimizde Risale-i Nurların telifinden öncesindeki yazdığı Muhakemat, Münazarat, Tuluat, Sünuhat, Lemaat, Hutbe-i Şamiye, Hutuvat-ı Sitte gibi eserlerini matbaalarda bastırarak bir kısmının meccanen dağıttığını, bir kısmını da  cüz’i bir ücret mukabili sattığını görürüz. Hatta matbaada basılan İşaratü’l İ’caz tefsirinin kâğıdını Enver Paşa hayrından hissedar olmak için vermiştir. Barla’da telif ettiği Tabiat Risalesinin giriş kısmında:

1338’de Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müdhiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasane çalıştığını gördüm. Eyvah dedim, bu ejderha imanın erkânına ilişecek! O vakit, şu âyet-i kerime bedahet derecesinde vücud ve vahdaniyeti ifham ettiği cihetle ondan istimdad edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur’an-ı Hakîm’den alınan kuvvetli bir bürhanı, Arabî risalesinde yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaası’nda tab’ ettirmiştim.

Bediüzzaman’ı bu ifadesinden anlaşılmaktadır ki asıl maksadı eserlerin çoğaltılarak muhtaç olanların eline geçmesidir.

Barla’da ilk telif edilen Haşir Risalesi Barlalı tüccar Bekir Dikmen ile eski talebesi Müküslü Hamza tarafından bin adet basılmıştır. Daha sonraları telif edilen Mu’cizat-ı Kur’aniye risalesinin de matbaalarda bastırılmak istendiği Onuncu Lem’a’daki Şefkat Tokatlarından anlaşılıyor. Şöyle ki:

Bekir Efendi’dir. Şimdi hazır olmadığı için; ben, kardeşim Abdülmecid’e vekâlet ettiğim gibi, onun itimad ve sadakatına itimadım ve Şamlı Hâfız ve Süleyman Efendi gibi bütün has dostlarımın hükümlerine (bildiklerine) istinaden diyorum ki: Bekir Efendi, Onuncu Söz’ü tab’etti. İ’caz-ı Kur’an’a dair Yirmi Beşinci Söz’ü yeni huruf çıkmadan tab’etmek için ona gönderdik. Onuncu Söz’ün matbaa fiatını gönderdiğimiz gibi, onu da göndereceğiz diye yazdık. Bekir Efendi, benim fakr-ı halimi düşünüp matbaa fiyatı dört yüz banknot kadar olduğunu mülahaza ederek ve kendi kesesinden vermek, belki Hoca razı olmaz diye onun nefsi onu aldattı. Tab’ edilmedi. Hizmet-i Kur’aniyeye mühim bir zarar oldu. İki ay sonra dokuz yüz lira hırsızların eline geçti. Şefkatli ve şiddetli bir tokat yedi. İnşâallah zıyaa giden dokuz yüz lira, sadaka hükmüne geçti.

Muhakkak bu bölümde geçen yeni huruf çıkmadan ifadesi çok şey ifade etmektedir. Harf inkılâbı sonrası Kur’an hattıyla kitap basmak yasaklanınca Risale-i Nurların neşriyatı ilk başta elle yazılarak, daha sonra teksir edilerek ve en nihayet matbaalarda basılarak çoğaltılma şekline dönüşmüştür. Hatta 1929 yılında telif edilen Yirmi Üçüncü Söz’ün 1927 tarihli baskılarına da rastlanmaktadır. Buradan hareketle Bediüzzaman Kur’an hizmetinin yaygınlaşması için şartlar neyi gerektiriyorsa onu uygulamıştır denilebilir.

1353 sayılı kanun ile 1 Ocak 1929 tarihinden itibaren Osmanlıca harflerle yazı yazılması ve matbaalarda kitap basılmasının yasaklandığı dönemlerde talebelerine Kur’an hattı ile Risale-i Nurları yazmanın önemini şu ifadeleriyle dile getirmiştir:

Yazıda usanan ve ibadet ayları olan şuhur-u selâsede sair evradı, beş cihetle ibadet sayılan Risale-i Nur yazısına tercih eden kardeşlerime iki hadîs-i şerifin bir nüktesini söyleyeceğim.

1. “Mahşerde ülema-i hakikatın sarfettikleri mürekkeb, şehidlerin kanıyla müvazene edilir; o kıymette olur.”

2.”Bid’aların ve dalaletlerin istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyeye ve hakikat-ı Kur’aniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehid sevabını kazanabilir.”

Ey tembellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sofi-meşreb kardeşler! Bu iki hadîsin mecmuu gösterir ki: Böyle zamanda hakaik-i imaniyeye ve esrar-ı şeriat ve Sünnet-i Seniyeye hizmet eden mübarek hâlis kalemlerden akan siyah nur veya âb-ı hayat hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedanın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size faide verebilir. Öyle ise, onu kazanmaya çalışınız.

Çok zahmetli ve ağır işleyen bir yol olmasına rağmen bu teşviklerin sonunda altı yüz bin nüshaya ulaşıldığını 1948 yılında Afyon savcısı itiraf etmişti. Aslında bu teşviklerin bizatihi yazarak çoğaltmanın kudsiyetinin ötesinde hizmet şartlarının gereği olduğu anlaşılıyor. Nitekim 1946 yılında Nur talebeleri tarafından alınan teksir makinesi ile bir nüsha kısa zamanda binlerce nüsha olarak basılabiliyordu. Bu şekilde Risalelerin çoğaltılması Nur hizmeti için çok büyük bir alçılım ve atılım olmuştur. Bediüzzaman Hazretleri, külliyatın çok yerlerinde, en çarpıcı ve en veciz ifadesi ise ile şöyle diyor:

O makine, elbette gaybdan imdadımıza gelmiş Nurcu ve bin kalemli bir kâtiptir…

Taraf-ı İlâhiden imdada gönderilen bin kalemli nurcu…

1956 Afyon mahkemesinin beratla neticelenmesi sonucu Risale-i Nurlar matbaalarda serbestçe basılmaya başladı. Bütün Risale-i Nur külliyatı Kur’an hattından latin harflerine çevrilerek basıldı. Yeni basılan Risaleler Bediüzzaman’a getirildiğinde “Bu günler benim bayramımdır” diyerek memnuniyetini belirtirdi. Bu dönemde matbaa makineleri Türkiye’nin dört bir köşesine risale yetiştirmek için çalıştı. Teksir makineleri ile kat kat hızlı olarak basılan Risaleler, çok daha kolay yollarla, binlerce kişinin eline ulaştırıldı.

Yaşanan her bir gelişme Saidler, Hamzalar, Osmanlar, Tâhirler, Yusuflar, Ahmetler ve diğerlerinin sayısını alabildiğine artırdı. Bu gün gelinen noktada Risale-i Nurlar çeşitli dillere tercüme edilerek dünya insanlarının istifadesine sunuluyor. Nur hizmetinin başladığı yıllar nazara alındığında bu günleri görmek hayal gibiydi. İman hizmetinin istikametli yolunda izn-i ilâhi ile Risale-i Nurlar kıyamete kadar vazife-i tenviriyesine devam edecektir.

 

Kaynakça

Tarihçe-i Hayat, s. 147.
Lem’alar, 23. Lem’a, s. 181.
Lem’alar, 10. Lem’a, s. 49.
Lem’alar, 21. Lem’a, s. 171.
Şualar.
Emirdağ Lahikası, s. 155.
Son Şahitler

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.