Risale-i Nur’un mânâ dünyasına “olduğu gibi” girebilmek-7: “Bilimsel ispat” esaretinden “doğru muhakeme” özgürlüğüne geçiş

Ey kendini insan bilen insan. Kendini oku! Yoksa hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimali var.

İLK GENÇLİK YILLARIMDA Risaleleri okurken “İki kere iki dört eder derecesinde kat’i ispat edilmiştir” gibi ifadelere rastladığımda çok garipserdim. “İspat” benim dünyamda elle tutulup gözle görebileceğim nesneler üzerinde ve yalnızca laboratuvar ortamında yapılabilecek bir şeydi. Allah’ın varlığı ve birliği, haşir, melekler gibi “soyut” konular nasıl ispat edilebilirdi ki? Hem de bu kesinlik derecesinde, hiç anlayamazdım.

Yıllar geçtikçe, Risale-i Nur’a daha ciddi bir biçimde muhatap olmaya çalışıp çevre okumalarla da bu muhatabiyeti besledikçe görecektim ki zihnim, içerisinde yetiştiğim “modern bilimsel paradigma” tarafından çepeçevre sarılmıştı. Bana alttan alta yedirilen bu çerçeveye göre yağmur gibi bir rahmeti şuursuz buluttan, meyve gibi bir rızkı odundan ibaret olan ağaçtan bilmem ve “üst yanını” sorgulamamam gerekiyordu. Bu işlerdeki sanat, hikmet, intizam gibi hakikatler ve bunların bir Sâni’siz olamayacağı gibi meseleler üzerine kafa yormam en hafif tabirle saçmalıktı. Çünkü pragmatik bir getirisi yoktu!

Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin baş döndürücülüğü, içerisinde yetiştiğim eğitim müfredatı, çevremde kimsenin bu konuda sorguda bulunmaması gibi etkenlerle bu durumu sorgulanamayan ezeli bir yasa zannetmiş ve o çerçeve dışına çıkarak fikir yürütmeyi hayal dahi edememiştim.

Evet maddî alanda Batı’nın epey bir ilerleme kaydettiği âşikardı. Ama bu maddî alandaki ilerlemesini, mana âleminin kapılarını kendine kapatacak olan felsefî paradigmalar, teoriler, kuramlara dökerek haddi aşmasına ne demeliydi? Bu aslında Batı teknolojisinin küreselleşmesiyle beraber Batı’nın yaşadığı varoluşsal hakikat krizinin de küreselleşmesi anlamına geliyordu. Peki bu medenî engizisyonun uyguladığı zihinsel işkenceyi sorgusuz sualsiz kabullenmeli miydik? Hele ki bu işkenceden bizi kurtaracak bir yol varsa…

20. yüzyılda yaşamış Alman bir iktisat profesörü olan Schumacher Aklı Karışıklar için Kılavuz’unda bu kabullenişinin “idrakinin sıhhatinden şüphe etmeyi bırakıp kendisine sunulan felsefî haritaların doğruluğundan şüphe etmeye başlayıncaya kadar” sürdüğünü söyler. Bence de bu itaatten azâde olabilmenin birinci şartı zihnimize takılan fıtrat dışı beşerî zincirleri kırarak Fâtır-ı Hakîm’in koyduğu özgür aklımızla düşünebilmektir.

Schumacher’in söz konusunu kitabını okuduğumdan beri zihnimden silinmeyen bir cümlesi daha vardı. Yazar, kitabında eşyanın manaya bakan boyutunu ya ihmal ya da inkâr etme yoluna giden seküler karakterli modern Batı felsefesini sert bir eleştiriye tabi tutarak kâinat hakkında yapılan ve salt gözlemi aşan hakikat araştırmasında eşyanın hakikati hakkında emin olma aracımızın deney ve gözleme dayalı “bilimsel ispat” değil enfüsi ve afaki tecrübelerimize dayanan “doğru muhakeme” olduğunu söylüyordu.

Doğru muhakeme… Yani insanda bulunan göz, ten, akıl, kalp, vicdan, ruh gibi bütün duyu ve duyguları doğru bir şekilde işleterek hakikatin bilgisine ulaşmak.

Hâlbuki ben ve benim gibi birçok çaresiz gencin içerisinde yetiştiği sistem “objektiflik” etiketi altında akılların göze indirilmesini talep ediyordu. Yalnızca “gözlemlenebilir” olana bir meşruiyet sahası açıyordu. Bu da insanî sayısız latifemin adeta heder edilmesi anlamına geliyordu. Böyle bir kıyım nasıl tarafsız olarak nitelendirilebilirdi ki?

Aslında insanın mahiyeti hakikate ulaşmada bambaşka ve çok zengin tasarlanmıştı. Mesela bir binaya baktığımda yapanını görmesem bile “akıl” yoluyla bir yapanının olması gerektiğini dolayısıyla her zerresiyle mükemmel bir bina olan bu kâinatı bir Yapan olması gerektiğini anlayabiliyordum. Zalimlere duyduğum öfke ve mazlumlara duyduğum acıma sayesinde “vicdan” yoluyla da ölümden sonra sağlam bir hesap-kitap olması gerektiğini hissedebiliyordum. Kalbimde sonsuz bir hayat isteği vardı; herkes gibi ben de yolun sonu olarak görülen ölümü istemiyordum ve kalbimdeki bu “beka talebi” yoluyla ölümden sonra ebedî bir hayat icap ettiğini tasdik edebiliyordum. Ve hakeza… Midemdeki açlığın gıdaların varlığına delil olması gibi her bir cihazım birçok hakikatin ispatına delil olabilecek istidada sahipti. Fıtratımdaki kodlama adeta onu yaratan Zât’ın (isim ve sıfatlarının) anlaşılması için dizayn edilmişti.

Gerçek objektiflik bu hakikati teslim etmek iken (sözde) bilimsel paradigmalar bana beş duyu ötesindeki her şeyin “ispat değeri olmayan dogmatik, metafizik meseleler” olduğunu telkin ediyordu. (Risale-i Nur’da melekût âlemini ötekileştiren metafizik/fizik ötesi tabirinin tercih edilmemesi mânidar.) Böylelikle asıl bürhanî değere sahip olan imanî meseleler bir anda “Anlaşılamaz, yalnızca teslim olunur, dogmadır” gibi ithamlara maruz kalıyordu. Evet dinde teslim olmak bir hakikatti. Ancak bu akıl kanalının işletilmediği hikmetsiz bir teslimiyet kesinlikle değildi. Zaten kim hikmetini anlayamadığı bir şeye kalben tam bir teslimiyetle bağlanabilirdi ki?

Bence tam da bu yüzden Batı menşeli bilimsel düşünce sistemleri hayatımıza hâkim olalı beri Müslümanlar için taklidî iman dönemi başlamıştı. Tahkik edeceğimiz materyallerimiz elimizden alınmıştı zira. Kâinat aslında insanın “tefekkür ederek tahkik etme” sahası iken bir anda bilimin “güya olayların nasıl geliştiğini açıklayarak bir tanrıya gerek olmadığını ispatlama” sahasına dönüşüvermişti. Evvela salt evren araştırması bahanesiyle gözlemlenebilir olmayanı kendi “sınırlı” sahasının dışına iterek, sonra da ispatlanabilir tek “mutlak” gerçekliğin bilimsel gerçeklik olduğunu iddia ederek “başarılmıştı” bu.

Bu maddiyyun felsefe modern seküler bilimle ortaya çıkmamıştı ancak “maddiyyunluk tâunu” suretinde umum halk tabakalarına yayılması çok yeni bir şeydi. Felsefeden bilime, eğitim müfredatına ve diğer halk kesimlerine uzanan bir materyalist aktarım söz konusuydu.

Risale-i Nur’un kapanan gayb kapılarını açma noktasındaki anahtar vazifesi de burada devreye giriyordu. Eserler “bu asrın yaralarına Kur’an’ın yeni ilaçları” söylemiyle ortadaydı. Ve böyle derin ve külliyetli yaralarla yaralanmış asır için de o nisbette sağlam bir bağlamsal değişim gerekiyordu. Bu sebeple metod olarak kuru dava ilânâtı değil burhanî yöntem, muhakemesiz tasavvur değil sağlam bir muhakeme süzgecinden geçmiş tasdik, mevcut taklidî imandan istifade değil onu tahkiki seviyeye çıkarmak belirlenmişti.

Risalelerdeki bütün imânî meselelerin izahında insanın fıtratındaki zengin kodlamanın açığa çıkarıldığına şahit oluyorduk. Hem insanın fıtratındaki cihazların zenginliğine bir vurgu yapılıyordu hem de bu cihazlarla pratik olarak imanın temel meseleleri “bütün kâinatın şahitliği altında ispat”a vesile kılınıyordu. Bu ispatlarda göz, akıl, kalp, vicdan, sır, ruh gibi bütün insanî kodlamalar kullanılarak gözlemlenebilir evren olan âlem-i şehadetten gözlemlenemeyen âlem olan âlem-i gayba her insanın derecesi nispetinde ulaşabileceği ve bunun bilimsel ispattan çok daha üst bir delillendirme yöntemi olduğu anlaşılıyordu. Kendini belli bir alana hapsetme söz konusu değildi. Tabiri caizse gerçek özgürlüğün tadına varıyordunuz.

Ve bir şeyin ancak gerçek manada tadına varılabilirse tahkiki bir tarzda lezzeti aktarılabilir. O yüzden fıtratımıza derc edilen bu özgün yapıyı koruyarak, ticarette dolaşan hiçbir silik söze itibar etmeden, engin ve açık yüreklilikle Risale-i Nur’un mana dünyasına “olduğu gibi” girebilmeye muhtâcız kanaatindeyim.

Abdülhamid Karagiyim

vukufiyet'ten niyetimiz şu duanın kapsama alanına girmektir:
Şu risale bir meclis-i nuranîdir ki, Kur’ân’ın şu münevver, mübarek şakirtleri, içinde birbiriyle mânen müzakere ve müdavele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur’ân’ın şakirtleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor.
Abdülhamid Karagiyim

Latest posts by Abdülhamid Karagiyim (see all)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.